CANLI YORUMLAR
CAN ATAKLI
CAN ATAKLI
Gazeteci-Yazar

"TÜRKİYE ÇAĞ ATLIYORDU"

Örneğin uzun yıllar önce...
08.10.2012

Geçen haftaki yazımda, hayatımıza giren Alışveriş Merkezleri’ni anlatırken, buraların sosyal hayatımıza etkilerine değinmiştim.

İster istemez vazgeçilmez hale geldi AVM’ler.

Bir kere büyük kolaylık. Aynı anda aradığınız her şeye ulaşabiliyorsunuz.

Market alışverişi mi yapmanız gerekiyor, en büyükleri buralarda.

Hediyelik eşya arıyorsunuz. Çok gezmenize, kafanızın karışmasına gerek yok, hepsi var AVM’lerde.

Acıktınız, ama vaktiniz yok. Fast Food katları ne güne duruyor?

Ya sinemalar? AVM’lerdeki sinema kompleksleri, en az 10 salondan oluşuyor. Hangi saatte giderseniz gidin mutlaka girecek bir film bulabiliyorsunuz.

Ama bir şey söyleyeyim mi, AVM’lerin ruhu yok.

Her şey yapay.

Bir renk ve ışık cümbüşü ama insana huzur vermiyor.

Bazen, her biri ayrı yerde olan dükkanları, lokantaları, sinemaları aramıyor değilim.

Örneğin, uzun yıllar önce Beyoğlu denince akla sinemalar ve tiyatrolar gelirdi.

Bir Emek Sineması vardı. Şimdi yıkılıyor, onun yerine de AVM yapılacak.

En yeni filmler orada gösterilirdi. 1500 kişilik salonu ve 500 kişilik balkonuyla özellikle Cumartesi-Pazar günleri hınca hınç dolardı.

Çocukken gece sinemaya gidemezdik. Suare denirdi gece gösterimlerine. Biz, matine denilen gündüz gösterimlerine gidebilirdik.

Bir sinemada tek film gösterilirdi. Aynı anda vizyona giren bir başka film ise yine bir başka sinemada gösterilirdi.

Emek dışında Beyoğlu’nda Yeni Melek sineması vardı. Gözde sinemalardan biri de oydu.

Sonra Fitaş ve Dünya sinemaları açıldı. Fitaş ve Dünya’nın özelliği “Klimalı” olmalarıydı. Klima nedir bilmiyoruz ki o zamana kadar.

Bilsek bilsek pervaneyi biliriz. O da çok elektrik yakmasın diye sürekli çalıştırılmaz.

Fitaş, 2000, Dünya ise 750 kişilik sinemalardı.

Fitaş’ta ilk izlediğim film, Türkiye’ye Oskarları kazandıktan beş yıl sonra ancak gelebilen "Doktor Jivago" filmiydi. Yaz aylarıydı, dışarıda cehennem sıcağı varken, ilk kez gördüğümüz klima sayesinde salonda üşüyorduk.

Film zaten Rusya’da ve karlar altında geçiyor, sinema da olmuş buz gibi, üşümemek elde değil.

Zaten bir süre sonra Fitaş ve Dünya sinemalarına gidenler yanlarında mutlaka kazak, hırka gibi şeyler almaya başlamışlardı.

Beyoğlu dışının gözde sinemaları ise Şişli’deki Kent, Harbiye’deki As ve Saray sinemalarıydı.

Alışveriş Merkezleri dönemine kadar İstanbul’un Beyoğlu yakasındaki filmler alt yazılı gösterilirdi. Sur içi denilen, Eminönü’den Topkapı’ya kadar olan bölgedeki sinemalarda ise filmler Türkçe dublajlı olarak izlenebilirdi.

Sosyete, Türkçe alt yazılı filmleri izler, Türkçe dublajlı olanları ise küçümserdi.

Televizyon ortaya çıkıncaya kadar, sinemaların altın çağını yaşamıştık.

Sinemaya gitmek sosyal bir olaydı.

Hele Beyoğlu’ndaki bir sinemaya gidecekseniz daha iyi giyinecek, süsleneceksiniz. Çünkü Beyoğlu’nda sinemaya gitmek aynı zamanda bir şeyler yemek, bir kahve içmek, bir şey satın almasanız da vitrinleri dolaşmak demektir.

Sinema ya da tiyatro ise, o günün finalidir.

Şimdi kimsenin aklının almadığı ya da asla inanamayacağı bir karaborsa olayı vardı örneğin.

Sinemanın önüne gidersin, “suare” için gişede hiç bilet kalmamış. Ama kapı önündeki bazı adamlar bilet satarlardı. Onlar, erken saatlerde gelip 8-10 bilet alırlar, film başlamaya yakın gişedeki biletler bitince üstüne biraz fiyat koyarak meraklısına sunardı.

Bazı filmlerde, karaborsa fiyatları bilet fiyatının iki katına bile çıkardı.

Öyle ya, oğlan genç kızı sinemaya götürmeye ikna etmiş, ama ne çare ki bilet yok, ne yapacak, kıza verdiği sözü mü tutmayacak, tabii ki karaborsadan da olsa bilet bulup içeri giriyor.

Bunlar gerçekten uyanık karaborsacılar mıydı, yoksa sinemacılar daha yüksek fiyata bilet satabilmek için bu yöntemi mi kullanırdı, onu hala bilmem. İkisi de olabilir çünkü.

Karaborsa konusu bizim neslimiz için hiç yabancı değildir. Her şeyin karaborsası da mutlaka vardı.

Yerli otomobillerde bile karaborsa oluşmuştu. Diyelim ki yerli arabalardan birinin, bayi satış fiyatı 20 bin lira. Ama araba yok. Bayi diyor ki “Bir arkadaş yeni aldı, ama daha kullanamadı paraya sıkışmış, satıyor ama 23 bin lira istiyor.”

Araba sahibi olmak, şimdiki gibi kolay değil. Paranız var, üretim yetmediği için siz sıranızı beklemek zorundasınız, biri 3 bin lira farkla gıcır gıcır araba veriyor, alıyorsunuz tabii.

Derken bu karaborsa işi o kadar yaygınlaştı ki, bayiler “bir arkadaş paraya sıkışmış satıyor” bahanesini bir kenara bırakıp açıktan “Sıra beklemeden almak isterseniz 5 bin lira fark verin” demeye başlamıştı.

Bir an geldi, kimse normal sırasıyla araba alamaz hale geldi çünkü bekleme sıraları bile satılır olmuştu.

Bunları okuyan genç kesim çok şaşırabilir. Ama hiç şaşırmayın. Bugünlere biraz da böyle geldik.

Laf arabalara gelmişken, biliyor musunuz bugün bir otomobilin olmazsa olmazı sayılan hatta üretimde konulması zorunlu hale getirilen pek çok parçası o yıllarda hep ekstraya girerdi.

Ne demek ekstra? Arabayı satın alırken bazı parçaları yok. Onları isterseniz ekstra para ödeyeceksiniz.

Nelerdi örneğin? Yan aynalar. Evet, yanlış okumadınız, yan aynalar ekstra paraya satılıyordu. Arabanın orijinalinde sadece konsoldaki dikiz aynası vardı. Eğer sağda ve solda aynalar istiyorsanız, bunun için ayrıca para ödüyordunuz. O yıllarda ekstra para verip, sadece sola ayna koyduranlar da vardı.

Yine şaşırmayın, yerli arabalarda emniyet kemeri yoktu, bu da ekstraya giriyordu.

Ön koltuklardaki baş arkalıkları da ekstra paraya takılırdı. 85 model otomobillere kadar, fabrika çıkışı koltukların baş arkalıkları olmazdı, bunlar “opsiyonel” adı altında ayrı paraya tabiiydi.

Bir de radyo. Üretim sırasında hiçbir arabaya radyo konmazdı.

Bu nedenle, büyük bir oto müzik seti sektörü oluşmuştu.

Müzik sistemleri, arabalara sonradan takıldığı için çalınması da çok kolay olurdu. Bu nedenle “kızaklı” denilen bir sistem icat edilmişti. Radyo ve kasetçalarınızı kızaklı bir sisteme monte ediyorlardı. Siz araban inerken, bir düğmeye basıyor ve radyonuzu çıkarıp yanınıza alıyordunuz. Böylece gece müzik sisteminizin çalınmasına engel oluyordunuz.

Çalınma deyince aklıma geldi. 60-70’li yıllarda bir de arabaların marka armasını çalma merakı var. Özellikle Mercedes armasına çok meraklıydı pek çok işi. Mercedes’in daire içinde üç köşeli yıldızlı arması en rağbet görendi. Bir kere çalınması kolaydı. İkincisi, ondan kolye yapıp, boyna asmak çok modaydı. Kız erkek fark etmezdi. Kalın bir zincire takılı Mercedes armasıyla gezmek büyük havaydı.

Sinemalardan arabalara geçtik, yine dönelim konumuza.

Televizyonun çıkışıyla, sinemalar biraz sarsıldı. Halkın yeni sevgilisi televizyondu.

Evine henüz televizyon alamayanlar, televizyon satan mağazaların önünde birikir, vitrindeki televizyonları izlerdi.

O tarihlerde biri “ileride cep telefonu icat edilecek, bu televizyonu o cep telefonundan izleyeceğiz” dese herhalde inanan çok az kişi çıkardı.

Ama bu günleri gördük çok şükür.

Ama sinemaya, tiyatroya hatta gece yaşamına en büyük darbeyi 70’li yıllarda ülkenin her yanını kaplayan terör olayları vurdu. Kimsenin sokağa çıkmaya cesaret edemediği ve evine kapanarak sadece televizyon izlediği dönemde sinemalar düşüşe geçti.

İstanbul’dakiler biraz direnseler de Anadolu kentlerinde neredeyse hiç sinema kalmadı.

Sinemacılar ise çareyi “seks filmi” oynatmakta buldular.

“Parçalı filmler” denirdi bunlara. Aslında normal bir film oynardı. Sonra filmin orijinalinde olan bir öpüşme-sevişme sahnesinde, araya birden porno film girerdi.

10-15 dakika süren bu porno filmden sonra, normal film kaldığı yerden devam ederdi.

Bu furya kısa sürede müthiş yayıldı. Beyoğlu’ndaki “itibarlı” birkaç salon dışında, tüm sinemalar “parçalı film” göstermeye başladı. Derken “parça” işi büyüdü, giderek filmlerin tamamı pornoya dönüştü.

Bomboş olan sinemalar, birden dolmuştu. Artık ne matine ne suare yoktu, “devamlı” adı altında sürekli porno film yayınlanıyordu. Film devamlı oynadığı için, bilet alan herhangi bir anda filme giriyor, istediği anda da çıkıyordu.

Seks filmleri furyası 80’lerin ortalarından sonra bitti. Türkiye sakinleşmiş, insanlar tekrar sokağa çıkmaya başlamıştı. Alışveriş Merkezleri açılıyordu artık Türkiye’de. Özal’ın deyimiyle Türkiye “çağ atlıyordu.”

Mahallemize yine gelemedik.

Artık haftaya.


Yorum Yaz

Yasal Uyarı:Bu iletişim platformunda yorum yazanların, bilgi ve düşünce paylaşanların veya herhangi bir kanaldan site veya ziyaretçileriyle iletişim kuranların görüş ve düşünceleri, site editörlerini, modaretörlerini ve site hazırlayıcılarını bağlamamaktadır. Bu görüş ve düşüncelerin sorumluluğu tamamen ilgili kişilere aittir. Sitemizde reklam unsuru içeren yorumlara ve yönlendirici linklere yer verilmemektedir. Yorumlarınızı yazarken lütfen bunu dikkate alınız. Aksi halde iletileriniz yayından kaldırılacaktır.
 
1
bûya
Cevapla bûya
08.10.2012 11:54:18
Can Bey, çok keyifle okuyorum yazılarınızı:) hele ki bugünden alıp eski nostaljik yıllara götürüyorsunuz ya, keyifle geziyorum o yıllarda sayenizde:) arabaların yan aynalarının olmadığı dönemlere şaşırdım:) ama kızaklı radyo olayı zamanına yetiştim:) ben çocukken bizim arabanın radyosu da öyleydi:)) birde direksiyon-pedal arasına takılan bir kilit vardı,arabayı çalmasınlar diye:)) bu o kadar çok eski değil aslında , 1998de ehliyet aldığım dönemde babam mutlaka arabayı bununla kilitle diye sıkı sıkı tembih ederdi:)) nerde şimdiki gibi bir tuşa basıp arabayı kilitlemeler falan:)) sinema olayı da çok nostaljik:) Sanırım şimdi sinema sektörü hiç kan ağlamıyor olsa gerek ki bilet fiyatları gayet iyi:))
Cevap Yaz
1
Adınız:
 
Soyadınız:
 
Email:
   
Sikayet & Öneri:
 
Talebinizi Seçiniz :